Haber - Etkinlik Arşivi
Mehmed Akif Ersoy'un mealini ilim dünyasına kazandıran Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Recep Şentürk, Yusuf Sami Kamadan ile Mehmed Akif; şahsiyeti, üslubu, sanatı ve özellikle meali ile, yayınlanma süreci üzerine bir konuşma gerçekleştirdi.  Prof. Dr. Recep Şentürk'ün röportajı www.dunyabizim.com adlı internet sitesinde de yayınlandı. 

Mehmed Âkif nasıl bir şahsiyettir? Bize bundan bahseder misiniz?

Mehmed Akif Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan âlim modeline uygun şekilde yetişmiş bir insandır. Ben İslam İlim Tarihi’ni üç kısma ayırıyorum. Bir: Tanzimat’a kadar olan dönem, o dönemde bizim âlimlerimiz sadece İslam ilim geleneğini tevârüs ediyorlar, öyle bir eğitim görüyorlar. Arapça’yı, Farsça’yı, Türkçe’yi öğreniyorlar. Ancak Tanzimat’tan sonra Batının meydan okumasıyla yüzleşebilmek için bu sefer Batıyı da öğrenmeye başlıyorlar. Yani Doğuya ilave olarak; Doğuyu terk etmiyorlar, İslam’ı terk etmiyorlar; Arapça’yı, Farsça’yı öğreniyorlar bunun yanında da en azından bir tane Batı dili öğreniyorlar. Mehmet Akif de aynı şekilde yetişiyor. Arapça’yı öğreniyor, Farsça’yı öğreniyor, medrese usulü eğitim görüyor ama bu arada modern ilimlerle de aşinalık kazanıyor ve Fransızcayı öğreniyor. Mehmet Akif baytarlık eğitimi görüyor ama baytar olarak çalışmıyor hayatında daha çok bir ilim adamı olarak çalışıyor, faaliyetleri bu çerçevede odaklanmıştır. Toplumumuzda şu anda Mehmet Akif bir şair olarak tanınıyor ama bu eksik bir tanımadır. Aslında Mehmet Akif büyük bir âlimdir. Mehmet Akif’in şaheseri olarak da “Safahat” biliniyor. Ama bence esas şaheseri Mehmet Akif’in mealidir. Çünkü Mehmet Akif mealini yazabilmek için ömrünün son iki yılında şairliği terk ediyor. Meal yazma vazifesini üstlendikten sonra şairliği bırakıyor. Bütün enerjisini, bütün gücünü meal yazmaya teksîf ediyor. Ve meali de bir şiir olarak değil nesir olarak tercüme ediyor ve bunu daha güzel bir şekilde gerçekleştirebilmek, şiirin tesirinde kalmamak için de şairliği bir kenara bırakıyor. Ve İslami İlimlerde, Arapçada o kadar yüksek bir dereceye ulaşmış ki “Muallakât-ı Seba” ismi verilen “Yedi Askı” olarak Türkçe’ye tercüme edilen Arap edebiyatının en önemli yedi şaheserini okutabilecek nadir kişilerden birisi olarak biliniyor. Ve yine onun ilminin Kur’an’a nüfûzunun başka bir göstergesi de “Kur’an’ı Türkçe’ye kim tercüme eder, Kur’an’ın mealini kim yazar?” dendiğinde, 1923 yılında Türkiye’deki bütün âlimler hepsi ittifakla “Bunu Mehmet Akif yapar” diyorlar. Yani hem ilmi tarafı var hem edebiyat tarafı var. İlimle edebiyatı, sanatı birleştiren bir kişi. Aynı zamanda karakter sahibi olan bir insan. Ve Kur’an hizmetinde, İslam’ın hizmetinde her şeyini feda etmeye hazır olan bir insan. Kur’an’ı daha iyi tercüme edebilmek için o kadar büyük bir şair olduğu halde şiiri bir kenara bırakabiliyor. Bu çok büyük fedakârlık gerektiren bir şeydir. Siz Türkiye’nin milli şairi olacaksınız, yazdığınız bir şiir “Milli Marş”, “İstiklal Marşı” olarak kabul edilecek ama sonra -ben Kur’an’ı daha iyi tercüme edeyim diye­- şairliği terk edeceksin. Bu çok büyük bir fazilet örneğidir. Yine aynı şekilde onu İslam’a olan sadakatinin, bağlılığının bir başka göstergesi de on iki yıl emek verdiği ve daha güzel bir şekilde yapayım diye şairliği bile terk ettiği mealin kötü bir niyete alet olma ihtimali karşısında yakılmasını vasiyet etmesidir. Bir nevi Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’nin yıkılmasını vasiyet etmesi gibi bir şey. Şaheserini, on iki yıl emek verdiği bir eseri kötülüğe alet olacaksa, benim eserim olmasın, var olmasın diye büyük bir fedakârlık gösteriyor. Ve bütün bunlar onun ilim sahibi olduğunu aynı zamanda büyük bir edebiyatçı, şair olduğunu fakat bunlardan daha önemlisi takva sahibi, mütedeyyin, karakter sahibi, ahlak sahibi, en üst seviyede dindar bir insan olduğunu gösteren şeyler.


Mehmed Âkif’in hayatına baktığımızda “gönüllü sürgün” diyebileceğimiz bir Mısır dönemi var? Bunun sebebi nedir? Mehmed Âkif neden Mısır’a gitmişti?


Mehmet Akif mücahit bir insan Osmanlı Devleti varken devletin bekası için çalışmış Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra bu sefer Kurtuluş Savaşı’nda yine o mücahitliğini göstermiş. Cihat içerisinde olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bir İslam Devleti kurulacak düşüncesiyle destek vermiş ve mücadele etmiş. Fakat Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yönetici kadrolarda büyük bir tasfiye gerçekleşiyor. Dindar insanlar dışlanıyor ve yanlış bir laiklik politikası benimseniyor. Din düşmanlığı ile laiklik eşitmiş gibi anlaşılıyor ve bu çerçevede bir takım yanlış politikalar uygulamaya konuluyor. Türkiye’ye laiklik Batılılaşma süreci içerisinde getirilmiştir. Türkiye’deki laikliğin Batı’dan bir benzeri yoktur.  Batıda en katı laiklik uygulaması Fransa’da görülür. Fransa’da da din yani kilise devletten özerktir.  Ve Fransız anayasasına göre din eğitimini sadece ve sadece kilise verebilir. Fakat Türkiye’deki modelde din devletin kontrolündedir ve din eğitimini de anayasaya göre sadece devlet verebilir. Bu tür şeyler yanlış bir laiklik uygulaması. Yine aynı çerçevede Osmanlı kültürünün, İslam medeniyetinin terk edilmesi, tamamen Batı medeniyetine geçilmeye karar verilmesi, Osmanlı harflerinin terk edilmesi, İslam hukukunun terk edilmesi, medreselerin kapatılması, tekkelerin kapatılması bir nevi İslam medeniyetinin kültür mirasının tasfiye edilmesi doğrultusunda bir takım çabalar gerçekleştiriliyor. Ve bütün bunlar da Batılılaşma için gerçekleştiriliyor. Şimdi aradan geçen yüz sene sonra biz tabi Batılılaşma politikalarının uygulandığı hiçbir ülkenin gerçek manada Batılılaşmadığını görüyoruz. Mesela Fransız sömürüsü olan ülkelerde Batılılaşma uygulandı ama hiçbirisi Fransa gibi olmadı ya da onların şehirleri Paris gibi olmadı. İngiliz sömürgesi olan yerlerde Batılılaşma politikası uygulandı ama hiçbirisi İngiltere olmadı ya da onların şehri Londra gibi olmadı. Dolayısıyla sadece Türkiye’de değil bütün dünyada bu Batılılaşma politikaları uygulanmıştır ama her ne kadar bu Batılılaşma politikaları o ülkeleri Batı ülkeler yapacakmış gibi takdim edilse bile esas maksad oralardaki kültürel bağımlılığın, siyasi bağımlılığın, kolonyalizmin, sömürgeciliğin daha daimi hale gelmesini sağlama politikalarıdır. Nitekim Batılılaşmaya çalışan Fransız sömürgesi ülkeler şu anda Fransa’ya tam bağımlı olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Diğer ülkeler de İngiltere’nin sömürgesi ise İngiltere’ye bağımlı olarak devam ediyor. Türkiye de bu Batılılaşma sürecinde ekonomik olarak, siyasi olarak fikri olarak Batıya bağımlı hale getirilmiştir ve asla gerçek manada Batılılaşamamıştır. Mehmet Akif bunu daha en başından görmüştür bu yüzden Batılılaşma siyasetine karşı çıkmıştır. Bunun neticede bizi gerçek manada kalkındırmayacağını, ilerletmeyeceğini bizim kültür kodlarımıza, kültür geleneğimize uymadığını ifade etmeye çalışmıştır. Tam tersine Mehmet Akif’in düşündüğü; İslami kimliğimizi, İslami medeniyet kimliğimizi muhafaza ederek Batıdan da ne alabileceksek yani bize yararlı olan şeyleri alalımdı ama toptan Batılılaşma bize fayda getirmez kanaatindeydi. Dolayısıyla o dönemdeki yönetimle arasında ideolojik, siyasî, fikrî bir ayrılık ortaya çıkmıştır çünkü o dönemde resmî olarak tamamen İslam medeniyetini terk etme Batı medeniyetine geçme politikası, toptan Batılılaşma politikası benimsenmiştir. Mehmet Akif ise biz Müslüman olarak kalalım ama Batı medeniyetinden öğreneceğimiz, faydalanacağımız bir şeyler varsa onları alalım şeklinde bir yaklaşıma sahipti. Bu ayrılık Mehmet Akif’in Türkiye’yi terk etmesine sebep olmuştur. Türkiye’den Mısır’a göç etmiştir ve Mısır’da faaliyetlerine devam etmiştir. Mısır’a gitmeden önce, Türkiye’de iken 1923 yılında bu meal yazma görevini kabul ediyor ancak daha sonra Türkiye’de bu yanlış laiklik anlayışı uygulanıp Türk İslam’ı inşa etme hedefi yürürlüğe konulunca Mehmet Akif bunu tasvip etmiyor ve o süreçte bakıyor ki kendisine siparişi verilen meali resmi Türkçe Kur’an olarak devlet kabul edecek, bunu insanlara empoze edecek, namazlarda Türkçe Kur’an’la ibadet olacak, zaten o sıralarda Türkçe ezan okutulmaya başlanıyor; din mühendisliği yapmaya çalışıyor bazı yöneticiler. Yani İslam’ı yeniden kendi kafalarına göre şekillendirmeye, inşa etmeye başlıyorlar ve Mehmet Akif’in mealini de resmi Kur’an olarak, Türkçe Kur’an olarak benimsetme planları yapıyorlar. Mehmet Akif çok uyanık bir insan, “Teşkîlât-ı Mahsûsa ”da çalışmış birisi. Bütün bu planları alt üst edecek şekilde tedbirlerini alıyor. Diyanetle yapmış olduğu anlaşmayı fes ediyor ve artık “ben meali kendi başıma yapacağım” diyor ve kendim yayınlayacağım şeklinde bir karar veriyor.


Mehmed Âkif’in Mısır’daki ortamı nasıldı? Kendisi gibi Türkiye’den giden başka isimler de var mıydı orada?


Mehmet Akif’in çevresinde kendisi gibi Türkiye’den gönüllü veya zorunlu Mısır’a sürgün gelmiş veya gönderilmiş insanlar var. Bunların en başında son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sadri Efendi, Zâhid Kevserî, Yozgatlı İhsan Efendi ve daha başka insanlar var. Bunların bir kısmı Türkiye’den zorunlu olarak sürgün edilmiş, diğer bir kısmı da Türkiye’deki bu siyasi değişimleri, birtakım inkılapları vs. tasvip etmedikleri için oraya göç etmiş insanlar. Mehmet Akif bunlarla beraber yaşıyor, bir de tabi Mısır’da daha önceden kurmuş olduğu arkadaşlıklar, dostluklar var.  Kendisi orda Türkçe hocalığı yaparak geçimini temin ediyor bir taraftan da her ne kadar Diyanet’e vermekten vazgeçse de meal projesini yapmaya devam ediyor, hayatını bunlarla geçiriyor.


Âkif’i Türk toplumu nezdinde bu kadar sevdiren özelliği nedir hocam?


Mehmet Akif’i sevdiren en önemli özelliği karakteridir, ahlakıdır, dava adamı olmasıdır, mücahit olmasıdır ve dini için, memleketi için, milleti için çalışmış olmasıdır ve bu yönde yapmış olduğu fedakârlıklardır. Bunların karşılığında da ne devletten ne milletten herhangi bir şey beklememesidir. Hatta verilse bile bunları kabul etmemesidir. Mehmet Akif’i topluma sevdiren esas özelliği fedakarane, kendini her zaman feda eden bir dava adamı olmasıdır. Diğer taraftan şairliği, şiirlerinde millete tercüman olması, insanların ifade edemedikleri duyguları en güzel bir şekilde hem Osmanlı Devleti döneminde hem Kurtuluş Savaşı döneminde en güzel bir şekilde ifade ediyor olabilmesidir. Bütün bunlar Mehmet Akif’i milletimize sevdiren özellikleridir.


Mehmed Âkif sanatıyla neyi amaçlamıştı?


Mehmet Akif sanatı sanat için yapmamıştır. Sanatı din için yapmıştır. İslam milleti için, ümmeti için yapmıştır. Bu yüzden onun şiirlerine baktığımızda kendisinin o dönemdeki İslam ümmetinin dertlerine tercüman olduğunu ve şiiriyle kurtuluşun reçetesini bir mesaj olarak insanlara sunduğunu ve o dönemdeki Müslümanları gayrete getirmeye çalıştığını, emperyalizme karşı, Türkiye’yi sömüren güçlere karşı onları savaşa, cihada teşvik ettiğini görmekteyiz. Sanat için sanat değil; bir dava için sanat, din için sanat, ahlak için sanat, medeniyet için sanat, bağımsızlık için sanat yaptığını görmekteyiz. Mesaj dolu toplumu hareket geçiren bir sanat anlayışına sahip olduğunu görmekteyiz. Mehmet Akif’in arzu ettiği “Asım’ın Nesli” ismini verdiği bir nesil yetişmesiydi. Bu nesli yetiştirmek için gayret göstermiştir. Bu nesil aslında bir Müslüman nesil, bir Müslüman gençlik demektir. Çünkü İslam Tarihine baktığımızda, Tanzimat’a kadar İslam eğitimi Türkiye’de ve İslam Dünyası’nda vardı ve o eğitim sistemi Müslüman gençler yetiştiriyordu. Müslüman gençler de Hz. Peygamberden beri başlayan silsileyi devam ettiriyorlardı. Ancak Tanzimat’la beraber Batı tesiri devreye girince Batıyı örnek alan, tam manada Batılılaşmış da değil kafası karışık nesiller çıkmaya başladı. Yarı Batılı yarı Müslüman; biraz Alman, biraz Amerikan, biraz Fransız; her yerden bir şeyler devşirmiş, medeniyet kimliğini kaybetmiş kafası bulanık bir gençlik ortaya çıkmaya başladı. Mehmet Akif bu süreçte, bu kargaşa ve kafa karışıklığı sürecinde eğitimimizin amacı “Asım’ın Nesli” ni yetiştirmek olmalıdır diye örnek insan modeli sunmaya çalıştı çünkü o dönemde örnek insan modeli eğitim sistemimizde kaybolmuştu. Gençlerin kafasında da böyle bir şey kaybolmuştu. Tanzimat öncesinde bu noktada çok berraklık var. Örnek insan Hz. Muhammed (a.s)’dır, eğitimimizin amacı da insan-ı kâmil yetiştirmektir. Bu da nerde yetişir? Medresede yetişir, tekkede yetişir gayet net bir şey. Ama Batı etkisi gelince bu sefer, eğitim sistemimiz nasıl bir insan yetiştirmelidir sorusu, cevapsız kaldı. Bazıları yine geleneksel usulde Müslüman insanı yetiştirsin, insan-ı kâmil yetiştirsin derken bir kısmı Fransız modeli, eğitim verelim, bir kısmı Alman modeli eğitim verelim bir kısmı Amerikan modeli eğitim verelim demeye başladı. Nitekim İslam dünyasında Amerikan okulları açılmaya başlandı. İngiliz okulları açılmaya başlandı. Fransız, Alman, İtalyan her sömürgeci güç, kültür sömürgesi yapabilmek için bir şekilde Türkiye’ye el atmaya başladı, Osmanlı’ya el atmaya başladı. Tabi o süreçte bizim İslam İlim geleneğini, medeniyet geleneğini, düşünce geleneğini, savunacak bir nesil yetiştirmemiz icab ediyordu. Mehmet Akif de bunu “Asım’ın Nesli” olarak isimlendirmişti. Bu eğitim meselesi o günden bugüne hâlâ kriz olarak devam etmektedir. Mesela şu anda günümüzde de Türk eğitim sistemi nasıl bir insan yetiştirecek, nasıl bir nesil yetiştirecek bu konuda bir netlik yoktur. Birilerinin kafasında tamamen Amerikan modeli insan yetiştirmemiz lazım birinin kafasında Fransız, öbürünün kafasında Alman modeli yetiştirmemiz lazım; hâlâ bu konuda bir netlik söz konusu değildir. Yani Türkiye’nin yapacağı “Asım’ın Nesli” modelini Milli Eğitim’in hedefi haline getirmek olmalıdır ve eğitim sistemini de ona göre yeniden dizayn edip “Asım’ın Nesli”ni nasıl yetiştirebilirsek onu yetiştirmeye çalışmalıdır. En azından bunu resmi olarak Milli Eğitim Bakanlığının kabul etmesi veyahut hükümetin, devletin kabul etmesi mümkün olmasa bile o zaman özel okullarımızın; yani Mehmet Akif’i seven özel okulların, üniversitelerin bu istikamette çalışması lazım. Dindar insanlar kurdukları ilkokullarda, ortaokullarda, liselerde, üniversitelerde, “Asım’ın Nesli”ni yetiştirmeye çalışmaları lazım ama maalesef dindar insanlar tarafından kurulan okullarda da model nesil nedir konusunda bir netlik yok. Mehmet Akif bunun cevabını vermiş dolayısıyla bizim yapacağımız şey o modeli alıp bugün okullarımızı böyle bir nesil yetiştirecek şekilde dizayn etmek olmalıdır.


“Mehmed Âkif’in şaheseri olarak “Safahat” biliniyor ama bence esas şaheseri mealidir” dediniz. Bundan bahseder misiniz?


İslam tarihine baktığımızda belli dönemlerde sultanlar, halifeler belli alimlere ihtiyaç duydukları kitapları sipariş etmişler ve onları desteklemişler. Mesela Kanuni Sultan Süleyman Ebussuud Efendi’ye tefsir yazdırmış, yani tefsir yazmasını istemiş, Ebussuud Efendi de Sultan’ın bu isteğine cevap vererek meşhur İrşâdü’l-aķli’s-selîm tefsirini yazmış. İyiki de Kanuni böyle bir tefsir yazdırmış. Böyle bir Türk alimi tarafından Arapça yazılmış olan bir tefsir. Şu anda bile, dünyanın ileri gelen üniversitelerinde; Ezher’de, Medine’de, Mekke’de, önde gelen bütün eğitim kurumlarında bu tefsir hâlâ okunuyor ve çok da önemli bir müracaat kaynağı. Kâdî Beyzâvî gibi, Nesefî gibi, onlarla eşdeğerde, hatta birçok açıdan onlardan üstün bir tefsir olarak kabul ediliyor. Bu da bir Osmanlı şeyhülislamı, bir Türk alim tarafından yazılmış. Türk tarihinde bizde bu gelenek var. 1923 yılında, o dönemin şartları içerisinde, Büyük Millet Meclisi Türkçe bir meal, Türkçe tesfir ve Türkçe hadis kitabı yazdırılmasına karar veriyor. Niçin böyle bir karar veriliyor? Çünkü o dönemde bir kere alimlerimiz ve ilim talebelerimiz I. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda şehit olmuş. Yani büyük bir boşluk var. Halka dini öğretecek insanların çoğu şehit olmuş. Bu bir. İkincisi bu boşluktan istifade ederek, ticârî maksatla bazı kötü niyetli insanlar Fransızca’dan, İngilizce’den Kuran tercüme ediyorlar ve bunu bastırıp piyasa sürüyorlar. Tabi bu suyunun suyu olmuş oluyor. Esas Kuran-ı Kerim’le bir alakası yok ve birçok açıdan da yanlışlar var. Hatta bazı kasıtlı yanlışlar yapılmış. Yani müslümanların kafasını karıştırmak ve İslam dinini tahrif etmek maksadıyla. İşte bunların önüne geçebilmek için, yani halk dinini Türkçe kaynaklardan öğrensin ve bir de kötü niyetli insanlara piyasa teslim edilmesin, onlar bu boşluktan istifade etmesinler diye  Büyük Millet Meclisi böyle bir karar veriyor. Tefsir yazmayı Elmalılı Hamdi Yazır kabul ediyor, hadis kitabı yazmayı, yani Buhari’den seçme hadisleri içeren bir hadis kitabı yazmayı Babanzâde Ahmed Naim kabule ediyor,  meal için de herkesin de görüş birliğiyle Mehmed Akif aday olarak ortaya çıkıyor. Fakat kendisi çok mütevazi bir kimse olduğu için bunu kabul etmiyor. Ama nihayet Elmalılı Hamdi Yazır onu ikna ediyor. Sizden istenilen tercüme yapmak değil, meal yapmak diyor. Çünkü tercüme ile meal arasındaki fark; tercümenin aslında yerine ikâme edilebiliyor olmasındadır. Ama meal aslın yerine ikâme edilemez. Meâlen demek, yani yaklaşık olarak, yaklaşık anlamı demektir. Bunun üzerine Mehmed Akif bu teklifi kabul ediyor ve Diyanet’le bir antlaşma yapılıyor. Daha sonra Mehmed Akif 10 cüz tercüme ediyor ve tercümeyi Diyanet’e gönderiyor. Yani ben böyle bir meal yapıyorum, bu sizin isteklerinize uygun mu değil mi diye. Diyanet de onu tasvip ediyor. Hatta Hamdi Yazır’a da gönderiyor. Hamdi Yazır da bakıyor. Ve çok sade bir tercüme yapmaya çalışıyor ki herkes anlayabilsin. Ancak daha sonra Türkiye’de yönetim anlayışı değişince; işte Türkçe Kuran, Türk dini, Türkçe ezan gibi şeyler ortaya çıkınca, Mehmed Akif hizmetinin yanlış bir şekilde kullanılacağını düşünerek, Diyanet ile olan anlaşmasını bozuyor. Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyor: “Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lakin onu verirsem namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam. Peygamberimin yüzüne bakamam” Yaptığı tercümeden memnun. Hatta beklediğinden daha iyi olduğunu görüyor. Fakat eğer ben bunu verirsem Türkçe ibadet için araç yapacaklar. Ben o vakit Allah Teala’nın huzuruna çıkamam, peygamberimin yüzüne bakamam diyor. Bu mealin tarihi aslında Türkiye’de din – devlet ilişkileri tarihini yansıtan bir tarihtir. Türkiye’de dinin devlette, devletin de dinle olan ilişkisi bu mealin tarihine de aksetmiştir. En başta İslam çok olumlu bir yaklaşım var. Bir meal yazılmasına karar veriliyor. Mehmed Akif de bunu kabul ediyor. Bu sefer dini kontrol altına alma ve tahrif etme; “Türk İslamı” adı altında bir din mühendisliği projesi ortaya koyuluyor. İkinci bir safhaya geçiliyor ve bu aşamada Mehmed Akif anlaşmayı feshediyor. Sonraki yıllarda Demokrat Parti iktidara geliyor. Tabi Demokrat Parti iktidara gelmeden evvel Mehmed Akif 1936’da vefat ediyor. Mehmed Akif’in elinden meali almaya çalışıyorlar, fakat Mehmed Akif meali vermiyor. Mısır’da, Yozgatlı İhsan Efendi’ye meali emanet ediyor ve Yozgatlı İhsan Efendi de 1961 yılındaki vefatına kadar meali muhafaza ediyor. O arada Türkiye’de ezan tekrar Arapça’ya dönüyor. Mısır’dakiler ümitvarlar tabi, işler iyiye gidiyor diye. Fakat 1961’de tekrar ihtilal olunca yeniden Türkçe ezan, Türkçe Kuran, Türk İslamı projeleri yeniden gündeme geliyor. Bu sefer Mısır’dakiler korkuyorlar. Bu insanlar gelirler ve elimizden bu meali zorla alırlar, Türkiye’de bunu resmi Kuran haline getirirler diye. Bu telaşla meali yakıyorlar. Mealin yazılmaya başlandığı tarih 1923. 23’den 61’teki yakıldığı tarihe kadar arada 40 seneye yakın bir zaman var. Mealin sadece bir nüshasının olduğunu ve kimsenin buradan istinsah etmediğini düşünmek pek de doğru değil. Mutlaka bu arada bazı insanlar mealden nüshalar çıkartmışlardır. Nitekim İhsan Efendi kendisi için bir nüsha çıkartmış. Belki başkaları da bu süreçte başka nüshalar çıkartmış olabilirler. Tabi mealin orada yakılması gerçekleşiyor. Ama diğer nüshalar büyük ihtimalle muhafaza edilmiştir.


Mehmed Âkif’in mealini ilim dünyasına kazandırmış bir kimse olarak, mealin yayınlanma sürecini sizlerden dinleyebilir miyiz?
 Mehmed Âkif Ersoy’un Kur’an Meali sizin elinize nasıl ulaştı? Meali yayınlama kararınız ve yayın aşamalarınız nasıl gerçekleşti?


Bizim elimize geçen nüsha, Mustafa Runyun kanalıyla gelmiştir. Mustafa Runyun, İhsan Efendi’nin talebesi ve uzun zaman onunla beraber olmuş bir insan. Daha sonra Türkiye’ye geldiğinde, Türkiye’de Diyanet’te çalışmış, hatta Diyanet’in kurmuş olduğu Türkçe bir meal yazma komisyonunda bulunmuş, kendisi de o komisyonda çalışmış. Daha sonra o komisyonun hazırladığı meal de yayınlanmıştır. Yani o süreçte meal yazımıyla ilgili birtakım çalışmalar yapan bir insan. İşte bir şekilde Mehmed Akif’in bu mealini temin etmiş; ya Mısır’dayken hocasından almış olabilir, ya da Diyanet’te o meal üzerinde çalışırken Diyanet’in arşivinden Mehmed Akif’in Diyanet’e gönderdiği meali kendisi istinsah etmiş ve ettirmiş olabilir. Çeşitli ihtimaller orada söz konusu. Vefatından sonra bu meal bize intikal etti, 1988 yılında. Ben de bu meali yaklaşık olarak 25 sene muhafaza ettim. Ben şöyle düşünüyordum; birilerinde bu mealin tamamı vardır zaten ve onlar yayınlarlar. İnsanları mealin üçte biriyle meşgul etmeyelim diye. 25 yıllık zaman zarfında hiçkimse yayınlamayınca bu sefer benim içime bir endişe düştü. Bana herhangi bir şey olsa, meali burada bazı fotokopiler, işe yaramaz kağıtlar var diye çöpe atabilirler, kaybolabilir gibi. O süreç içerisinde Hayrettin Karaman Hoca’mızla, Ertuğrul Düzdağ Beyefendi, Dücane Cündioğlu Beyefendi ile istişareler yaptık. Şunu sordum ben bu isimlere. Tamam bu meal Akif’in mealidir, bunda bir şüphem yok. Ama bu sizce de Akif’in meali midir? Yani bir bilirkişi raporu alır gibi, uzmanlardan görüş alarak. Bunların hepsi bu mealin Mehmed Akif’in meali olduğunu kabul ettiler. Dediler ki bunun Mehmed Akif’in meali olduğuna hiç şüphe yok. Bu insanlar kendilerini bu konuya veren, uzman insanlar. Daha sonra ikinci soru; bu meali yayınlamak gerekir mi gerekmez mi? Yayınlamak uygun mudur, değil midir? Her birisi meali muhakkak yayınlamak lazım, hatta bugüne kadar yayınlanmaması bir hatadır. Yayınlamazsan bu senin için büyük bir vebal olur. Çünkü bu millete mâl olması gereken bir şey, yani bir şahsın koleksiyonunda duramaz dedi. Biz de yaptığımız bu istişareler neticesinde meali yayınlamaya karar verdik. Ve meal yayınladığı zaman bundan hiç kimsenin bir menfaat elde etmemesini de bir şart olarak benimsedik ve elhamdülillah meali bu şekilde yayınlamış olduk. Meali basarken Mehmed Akif’in daha önce Sebîlürreşad gibi dergilerde yaptığı ayet meallerini de dipnot olarak ekledik. Baktığımızda daha önce yapılan bu tercümeler ile mealin aynı olduğunu, sadece mealde sadeleştirme yaptığını görüyoruz. Bu da bu mealin Mehmed Akif’e ait olduğunun bir başka kanıtı olarak karşımızda duruyor. Geçen sene Uluslararası Mehmed Akif Meali Sempozyumu gerçekleştirdik. Bir meal hakkında Türkiye’de, belki de dünyada müstakillen gerçekleştirilmiş bir sempozyum. Dünyanın farklı yerlerinden çeşitli ilim adamları geldiler, meali farklı açılardan ele aldılar. Onların da her birisi bu mealin Mehmed Akif’e ait olduğunu teyid ettiler. Türkçe bakımından, dil bakımından, edebiyat bakımından, fıkıh ilmi bakımından, siyasi tarih açısından vesaire farklı açılardan meali incelediler. Yakında da inşallah sempozyumda sunulan bildirileri bir kitap olarak yayınlayacağız.

  • http://medit.fsm.edu.tr/resimler/upload/5ea-mehmed-akif-ersoy-ve-istiklal-marsimiz-1-1311214.jpg
  • http://medit.fsm.edu.tr/resimler/upload/img-1455-3311214.jpg
  • http://medit.fsm.edu.tr/resimler/upload/kuran-meali-m-akif-ersoy-1362611464-4311214.jpg
  • http://medit.fsm.edu.tr/resimler/upload/safahat-sadelestirilmis-0-5311214.jpg